Ana içeriğe atla

Uçmayı sizden öğrenecek diiliz!



Sokakları denize çıkan şehirlerde büyüyen çocuklardık.


Ne ara bu kadar çıkmaza düştük, önümüzdeki okyanusa rağmen?


Kendi yarattığımız engellere takılıp kalmak ahmaklığından ne zaman vazgeçecegiz?


Yedek oyuncu gibi kenardan izlediğimiz hayatlara dokunmadan, sımsıkı topuz yaptığımız saçı açıp, esen rüzgara teslim etmeden, kravatı gevşetip vücudumuzu iyotla boyamadan nereye kadar devam edebiliriz ki?


Bunları düşünürken başımın üzerinden bir martı geçti..


Baktım martıya..

"Aptal aptal uçuyorsun martı!" dedim..


"Aptal aptal uçtuğumu düşünerek oturan bir aptalsın" dedi martı.






Sonra da kafama sıçtı..






Haklıydı..






Uçmayı öğrenmeliyim..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aşk, birini gözünüzde büyütebilme sanatı

Şu dünyalar çirkini Diego nasıl olup da hunharca sevilebilir?  Şekli şemali de çirkin elbet ama asıl soru ruhu bu kadar çirkin bir adam, böylesi bir sevilmeyi hak ediyor mu? Tamamen kişisel becerimize bağlı bir şey aşk..  Hormonal devinimlerden bağımsız düşünürsek, balonu ne kadar şişirebildiğimiz ya da şişirmek istediğimizle ilintili..  Sıradanı alıp muhteşeme çevirmek, o muhteşemliğe inanıp kendimizi Frida'ya, karşımızdakini Diego'ya dönüştürmek, bizim yeteneğimiz. Kimimiz çok yetenekliyiz, kimimiz sıradan.. Entelektüel olmakla falan da ilgisi yok bunun.  Tıpkı sarhoş olmak gibi; Rafta duran onlarca aynı şişe arasından birini seçmek, seçtiğimiz şişedeki şarabı içmek, bile isteye sarhoş olduktan sonra dünyanın en iyi şarabı olduğuna kendimizi inandırmak gibi. Oysa ki sıradan bir şaraptı o, rafta..  Tamamen isteyerek yaratılan bi imge.. Sıradan bi adamken, Frida'nın Diegosu yapabiliriz herkesi, bi kaç yudum alıp bırakabil...

Kafayı tiftiklemek

Sonbaharda tiftikçiler geçerdi mahalleden.. Yazın terli günlerinden kalan kokuyu, nemden yapışan pamuktan ayırmak için pamuklu yastıkları tiftik tiftik atarlardı bir çarşafın üstünde. Ruh terleyip, yapış yapış olduysa koşmaktan ne yapacağız? Bir çarşaf bulmalı önce.  Sermeli tertemiz..  Sonra tiftikçi bulmalı..  Koymalı ruhu ortasına çarşafın sere serpe, yanına belki bedeni de eklemeli..  Bırakmalı kendini hallacın vuruşlarına.. Ruh bi ferahlamalı, beden rahatlamalı ki kaldığın yerden devam edesin hayata.. Hallaç çekip gitse ne gam! önümüzde koca bir kış varken, hallaç mı dert olacak allasen..

Kafka, işine bak kaaaarşim.. Dönüşüm bizden sorulur

      Anımsayabildiğim en küçük yaşımda, tam olarak bilmiyorum, babamın koluna yatıp dinlediğim, uyuyup kaldığım için sonunu hiç öğrenemediğim o hikaye; Küçük Kara Balık. Adımdan da anladığınız üzere, sol görüşlü öğretmen anne babanın, sürgün edildikleri köylerde büyüyen çocuğuydum ben. Dağ köylerinin birine annemi, birine babamı sürerler, ben babam gelecek mi diye, her Cuma camdan bakma mesaime başlardım. Babamın gelebildiği hafta sonları, ufak çaplı bayramlar kutlanırdı çocuk kalbimde. Ve geldiği akşamlar uyuyana kadar yanında yatmak gibi bir lükse sahiptim, o dağ başının izbe köy evinin gaz lambalı fakirliğinde.        İşte babam her   geldiğinde, kendimi bildim bileli bir hikaye anlatırdı bana; çocuk bir balığın içinde yüzüp durduğu dereden başka yerleri keşfetmek istemesinin hikayesi.   Sonunu öğrenmek için okumayı öğrenmeyi beklemem gereken, okuduğumdan beri en sevdiğim, yazarının diğer kitaplarını da su gibi içtiğim ...